Merhaba. Biliyorsunuz eskiden romanlar gazete ve dergilerde tefrika usulü yayınlanırmış. Bir Halide Edip, bir Ahmet Mithat olamam tabi ki ama çırağının çırağının çırağının... çırağı olmaya adayım. Bunun için de ilk olarak onları taklite başlamak için birkaç yıl önce yazdığım, gönderdiğim tek yayınevinden geri çevrilen ilk romanımı tefrikalar halinde paylaşmaya karar verdim. Her pazartesi bir bölüm paylaşmayı planlıyorum. Baştan söyleyeyim çok amatör ve absürt bir kurgu ama azıcık da olsa yüzünüzü tebessüm ettirirse ne mutlu :) Okuduktan sonra fikirlerinizi yazarsanız beni çok memnun edersiniz. Keyifli okumalar.
1.BÖLÜM
(ACI VE UMUT)
Acı ve umut. Birbirini nötrleyen iki
duygu mudur yoksa özdeşleştikçe güçlenen insan ruhu mu? Peki ya insan ruhu dediğin
düşçü müptezellerce uydurulmuş bir kurgu mudur yoksa en güzel hislerimizi
sömüren suçlu mu? Gerçek duygularımızı bile sahiplenemediğimiz şu günlerde bu
sorulara cevap vermek güç. Ama önünü ardını düşünmeden çıktığımız yolda
tökezlemeden ilerlemek için içimizdeki çığlığı bir şekilde bastırıp acıyı umuda
dönüştürecek bir formül bulmalı. Öyle bir formül ki; tüm dayatmalara karşı koca
bir kalkan olarak benliğimizi korumalı.
O
formülü bulan ya da bulduğunu sanan, belki de hiç bulamayacak olmanın
bastırılmış hezeyanını yaşayan genç kız, koşarak girdi parkın kırık kapısından.
Çim kokulu rüzgar uzun siyah saçlarını tararken durup derin bir nefes çekti. Ama
burnuna çim yerine bedenindeki iğrenç koku doldu. Üstelik o kadar çok koşmuştu ki hızla içine giren hava
ciğerlerini yaktı. İstemsizce öksürerek biraz soluklanmak için ilk boş bulduğu
banka oturdu.
Parkta kâh gül esiyordu, kâh çam, kâh sıcak
simit... Rüzgâr misgâmisk kokuları dört bir yana taşırken nabza göre şerbet
verme ustalığı ile insanları etkisi altına alıyor, yaz meltemi kisvesiyle
yüzlerini okşayarak onlara yaşama sevinci veriyor, ancak aynı merhameti
yapraklar için göstermiyor, sırf kuru diye dalından koparıp uzak diyarlara
sürüklüyordu. Kurumuş yaprakların dallarından düştüğünü gördüğü anda, içindeki
umutların da döküldüğünü hissetti genç kız. Daha Ağustos ayının ortasıydı ve
sonbahar gelmeden bu kadar çabuk pes edemezlerdi. Hemen kalkarak yere düşen
yaprakları toplayıp, çantasından çıkardığı bantla yeniden dallarına iliştirdi. Geriye çekilip, onlara
buğulu gözlerinin içindeki feri sönmüş bir umutla baktı ve zoraki tebessüm
etti.
"Son ana kadar tutunacak bir dal
bulabiliriz, hemen pes etmek yok" diye mırıldandı, içselleştirmeyi
reddettiği acıları yüreğini sızlatırken...
Üst
üste gelen olaylar, yaşama sevincini ve umutlarını soldurmuştu adeta. Ama
onları yeşertecek güç her zaman içindeydi ve bunun farkındaydı. "Geçecek... Bunlar da geçecek ve
sararan yapraklar yeniden yeşerecek."
diye geçirdi içinden ve saatine bakarak adımlarını hızlandırdı.
Başına
ne gelirse gelsin pes etmeyip mücadele etmeyi yıllar önce öğrenişti. Her zaman
hayatı hak ettiği gibi yaşamaya çalışan, keşke dememek için neyse demeyi bilen,
ne olursa olsun olayların güzel yanını görmeye çalışan bir genç kızdı. Öyle ki;
izlemeyi çok sevdiği dizi ve filmlerin acılarını bile ileri sarar, yaşanmamış sayarak,
sadece güzel anları izlerdi. Yok saymak, görmezden gelmek onun kendini koruma
biçimiydi. Acı ve umudun çatıştığı benliğinde kendince bir kalkan bulmuştu
işte.
On
dakika sonra mesai bitecekti. Eğer elindeki evrakları zamanında yetiştiremezse,
ailesi için umutla kurduğu hayaller, acı bir kâbusa dönüşebilirdi. Bu
düşüncelerle kestirme olduğunu düşündüğü çimlerin üzerinde ilerlerken, ağrıyan
bacağını umursamayıp, aksayan adımlarını daha da hızlandırdı. Meraklı gözlerle
ona bakan insanları fark ettiğinde ise, eteğinin ve bluzunun yırtılan
kısımlarını kapatmaya çalıştı panikle. Biraz önce yaşadıklarının izleri tüm
vücudunu öylesine sarmıştı ki, onu izleyenlere canlı yayın yapıyordu adeta. Utanıyordu...
Yaşananlar onun suçu değildi ama utanıyordu. Önce kanayan dudağını, ardından
kurumaya yüz tutmuş gözyaşlarını sildi ve dik durmaya çalışarak "ailem
için her şeyi unutup yetişmeliyim" diyerek hızlandı.
Tarihi
binanın boyası dökülmüş kahverengi kapısından girdiğinde mesaisini erken
tamamlayan görevliler dışarı çıkıyordu. Onları görünce hızını artırarak koridor
boyunca koşmaya başladı. Artık ayakları hakimiyetini kaybetmiş, yokuş aşağı
yuvarlanan bir tekerlek gibiydi. Kendiliğinden birbirinin önüne atılan hızlı
adımlarla uçarcasına ilerliyordu.Ta ki hayatının dönemecine gelene kadar. Tam
koridorun köşesini dönerken, hızını alamayıp amortisör etkisi yapan göğse
çarpıp geri sekti. Kolundan tutup düşmesini engelleyen el, onu kendine çekmiş,
ama evraklarının havaya uçuşup rengârenk çiçekler gibi üzerlerine yağmasına
engel olamamıştı. Daha önce hiç görmediği halde, aralarında güçlü bir bağ
varmış gibi hissettiği bu genç adam, uzun boylu, yakışıklı ve çok
etkileyiciydi. En zor anında karşısına çıkan bir kurtarıcı gibi kendini
kollarına teslim etmiş, kaderinin ona çizeceği yeni yoldan habersiz anı
yaşıyordu.
Aşk mıydı umutları yeşerten, yoksa umutlar
mıydı insanı aşık eden... Acı mıydı umutları körelten, yoksa aşk mıydı yeniden
var eden... İçinde bir yerlerde varlığını bildiği ama uzun süredir
hissedemediği umut kırıntıları hareketlenmeye başladığında, karşısındakinin
gözlerine kilitlendi. O an dünya durdu. Zaman durdu. Zihnini kurcalayan ne
kadar felaket senaryosu varsa hepsi durdu. Sadece büyük bir heyecanla çarpan
iki yürek durmadı. Aksine daha da hızlandı. Etrafa dağılan kâğıtlardan bihaber
büyülenmiş gibi birbirlerinin gözünde kaybolan Yiğit ve Elif'in kendine gelmesi
dakikalar aldı.
Hahaha!..
Gerçek yazarlar gibi ciddi ve edebi
yazıyım dedim ama yine çuvalladım. Alışmamış avuçta kalem durmuyor. İşte böyle
romantik bir anda hint rüzgarına takılıp kalıyor. Amaan zaten hikayemizin
absürtlüğüne de uymuyor. Varsın edebi olmasın ama okuyanın yüreğine umut salsın.
Yüzünde azıcık da olsa güller açtırsın. Değil mi ya! Nerde kalmıştık? Hah...
Ancak eski Türk filmlerinde rastlayacağımız
türden bir etkileşimle kalplerini birbirine bağlayan büyünün etkisinden
kurtuldukları anda bir adım geri çekilip karşısındakine çıkıştı Elif.
"Biraz
daha dikkatli olamaz mısın?"
Genç
adam Elif'i baştan aşağı süzdükten sonra cevap verdi.
"Dikkat
etmeyen sizsiniz küçük hanım. Ufacık boyunuzla benim sizi görmem doğal olarak
zor, ama siz nasıl olur da beni göremezsiniz! " derken Elif'e doğru biraz
daha eğilip, eliyle boy farkını gösteren bir işaret yaptı. Ardından havada
asılı kalmış elini uzatarak, yüksek egosu karşısında şaşkınlıktan dili tutulmuş
kızın saçındaki sarı yaprağı aldı ve alaycı bir şekilde göstererek gülümsedi.
Adamın
nefesini bu kadar yakından hissedince heyecanlanan Elif, etkilendiğini belli
etmek istemeyerek, bir hamlede Yiğit'i itti ve nefesini kontrol etmeye çalıştı.
Dışarı fırlayacak gibi atan kalp sesini duymasından çekindi. Hem çok daha
önemli işleri vardı.
"Kendini beğenmiş ne olacak hep beni mi
bulur böyle zorbalar..." diyerek acele acele yerdeki evraklarını toplayıp,
göğsüne bastırdı ve yoluna devam etti.
Yiğit
cephesinde de durum farksızdı. Aslında bu kadar ukala bir insan değildi ama aşka
inanmıyordu ve bunun aksini ispat edecek tüm duyguların en ufak kırıntısı bile
hırçınlaşmasına sebep olabiliyordu. Yüzünde beliren aptalca gülümsemeyi fark ettiğinde
yanaklarına parmak uçlarıyla bastırarak gülmesini durdurdu. Suratında hiç bir
şapşal iz kalmasın diye de kaşlarını çattı. Eliften bu derece etkilendiği için
suçluluk duydu.
"Napıyorsun
oğlum. Tamam, güzel kız ama sen yarın evleniyorsun" diye mırıldandı. Ama
içten içe sorgulamadan da edemedi. "O perişan hali neydi öyle? Başına ne
gelmiş olabilir ki? Neyse ne? Sen işine bak hadi bir daha görmeyeceksin nasıl
olsa" diye söylenerek elindeki yaprağa bakıp yoluna devam etti. Ama merakı
adımlarını geri geri attırıyordu adeta. Dönüp, koşar adım uzaklaşan Elifin
ardından son kez baktı. Ondan bir parça alıp kaçırıyormuşçasına uzaklaştıkça
içinin burkulduğunu hissetse de duygularını bastırması uzun sürmedi.
Elif,
varacağı odaya geldiğinde, memur çoktan toplanmış eve gitmek için
hazırlanıyordu.
"Af
edersiniz benim bu evrakları teslim etmem gerekiyor."
Memur, gözlüğünün üstünden Elif'i baştan aşağı
süzdükten sonra,
"Maalesef
küçük hanım burası resmi bir daire, mesai bitti yarın gelin" dedi ceketini
giymeye devam ederken.
"Ama
lütfen! Benim bugün bunları mutlaka teslim etmem gerek yarına yetişmeli. Nolur
yardımcı olun çok önemli"
"Ne
bu acele? Hamile misin yoksa kız?"
"Ne
münasebet canım!"
"İşlemler
için bu kadar acele edince insanın aklına başka bir şey gelmiyor. Bi de bu üst
baş? Sana ne kadar güvenmeliyim bilemedim"
"Şeyyy
ufak bir kaza geçirdim de."
"Geçmiş
olsun. Araba mı çarptı?"
"Evet,
köpek ısırınca can havliyle yola atladım arabayı görmedim."
"Ne!..
Bi de köpek mi ısırdı?"
"Napsın
zavallı! Açtıkları çukuru kapatmayı bilmiyorlar ki. Düştüğüm kanalizasyon
çukurundan çıkmaya çalışırken kuyruğundan tutmuşum yanlışlıkla"
"Hımm
bu koku ordan geliyor demek"
"Olabilir...
Ama evden çıkarken yediğim tavuktan
zehirlenmişim kustum biraz önce, ondan da olabilir"
"Kızım
bugün senin başına gelenler o yediğin tavuğun başına gelmemiştir herhalde"
"Abartmayın
lütfen. Evet üzerimdeki bu koku ve yırtılan elbiselerimden dolayı biraz
utandım, kazalarda canım yandı ama yarın bunları tamamen unutmama engel olacak
bir şey yok. Ya kalıcı bir sıkıntı çıksaydı!"
Memura
farklı konuşsa da "Ahhh ahhh herşey AkBıN yüzünden ama bunu kimseye söyleyemem ki.
Başkasına söylersem ailemin hayalleri yarım kalır. Onlar için susmalıyım. Ne
derse yapmalıyım mutlaka." diye geçirdi içinden. -kendi sakarlığına bakmadan- Memur, onun
bu haline acıdı ve biraz düşündükten sonra elini uzattı.
"Ver
kızım ver bu kadar aksaklığın üstüne bi de ben eklenmeyim. Sabah hallederim
işini" diyerek evraklarını aldı.
Bir
anda Elif'in gözleri parladı. Her an vazgeçmesinden korkar gibi aceleyle uzattı
dosyayı. "Çok teşekkür ederim" diyerek sevinçle odadan çıkarken kapı
koluna takılan bluzunu güçlükle kurtarıp, memura zoraki bir gülücük attıktan
sonra koridorda ilerlemeye başladı. Acelesi olan memur ise "bahtsız bedevi
dedikleri bu olsa gerek" diyerek evrakları diğer evrakların üstüne
fırlattı ve bir an önce evine gitmek için arkasından çıktı.
Evet, Elif biraz sakardı. Tamam, tamam çok
sakardı ama bunda onun hiç bir kabahati yoktu. Ona göre, her şey Akbın
yüzündendi. O hayatına girdiğinden beri yolunda giden hiç bir şey yoktu. -Başına
taş yağsa Akbın'dan bilecek eşek sıpası.-
Neyse tüm olanlara rağmen evrakları
yetiştirmiş olmanın rahatlığı ve huzuruyla bacağında yeniden hissetmeye
başladığı ağrıyı umursamayıp aheste aheste binanın çıkış kapısına doğru
ilerlerken aniden sıçramasına sebep olan "Acayip hayvanlara benziyirsen..."
şarkısını duymasıyla sağına soluna bakması bir oldu. "Nerden geliyor bu
ses?" diye söylenerek yoluna devam etti.
"Cinlere şeytanlara benziyirsen..."
Şarkı
adeta onu takip ediyordu. Durup arkasına baktı ama yakınlarda kimsecikler
yoktu.
"Sanki
cehennemden kaçıp gelmişsen..." sözleriyle birlikte istemsizce kendini
baştan aşağı süzüp çaktırmadan üstüne başına çeki düzen vermek için
kıyafetlerini çekiştirdi, hiç bir işe yaramayacağını bile bile. Elleriyle
saçlarını düzelttiği sırada şarkı aralıksız çalmaya devam ediyordu.
"Senin başın bedende işkencedir..."
Kara
gözlerini kocaman açıp elini hızlıca başından çekerken şarkı sözleri acımasızca
kamçılıyordu beynini.
"kenardan
bakanlara eğlencedir..."
Kenardan
bakanlar mı? Gözünü bir kez daha insanların üstünde gezdirdi. Olamaz gerçekten
herkes gülerek ona bakıyordu? Peki, ama neden? Neden olacak yırtık pırtık
kıyafetlerim ve kanalizasyon kokumla pek normal görünmüyorum diye düşündü. Şarkı
adeta ona hitap ediyordu. Gerçekten eğlencelikti. Gözlerini insanlardan kaçırıp
başını önüne eğdi ve adımlarını kaçmak için hızlandırdı. Ama nafile. Kaçmaya
çalıştıkça boş koridorda daha çok yankılanıyordu ses.
"İncinsen
de sözün özünü diyciğem..."
Dayanacak
gücü kalmayınca avazı çıktığı kadar bağırdı
"Yeteeeeer!..."
Bu
sefer çevresini saran kalabalık gülerek değil boş boş bakıyordu ona ama o melun
şarkı susmamıştı.
"Mikrofonsuz da gür çıkar avazın..."
Sanki
ilahi bir güç bu şarkı yoluyla ona mesaj veriyordu. Çıldırmasına ramak kalmıştı
ki dikkatini çantasında yanıp sönen ışık çekti. Sesin kaynağını anlamıştı. Hızlıca
karışık çantasındaki telefonu bulmaya çalışırken "Ah Lam ah ben senin
biiiiiiip" diye homurdandı sessizce.
"Ne var sen üstüme mırıldayirsen... Sanki
paslanmışsın cırıldıyırsan... Sesin de çıkmıyir hırıldıyirsen..."
Derken
sonunda telefonu bulup hızlıca açıp sinirle cevapladı.
"Lam
yine telefonumun melodisini mi değiştirdin sen?"
"Sadece
şakaydı ablaaa..."
"Ha
ha ha çok komik. Zaten canım burnumda bir de seninle uğraşmayım Allah aşkına"
"Özür
dilerim ablaaa. Ne zaman geliyorsun diye sormak için aramıştım."
"Yoldayım
geliyorum hadi kapat çok yazmasın."
Elifin
kız kardeşi Lam, böyle gereksiz şakalar yapmayı seviyordu. Aslında onun bu
şakaları çoğu zaman Elifin güçlü durması için gerekli mücadelesine destek
oluyordu ama şu an hiç sırası değildi.
Telefonu
kapatırken sinirlerine hâkim olmaya çalışarak, Lam'a söylene söylene yoluna
devam etti. Çıkış kapısına geldiğinde yol kenarındaki, arabasının aralık
camından onu gözleyen bir çift tanıdık göz dikkatini çekti. Kimdi bu adam?
Neydi Elifi ona çeken? Neden bu kadar etkilenmişti? Bu kadar uzaktan bile neden
heyecanlanıyordu bakışlarından? Kim bilir ne düşünmüştü onun hakkında bu
perişan hali karşısında? Yine yüzünün kızardığını hissetti. Bu düşünceler
içinde binanın merdivenlerinden inip uzaklaşmak istedi. Ama kendisi
uzaklaştıkça onun yaklaştığını hissediyordu. Arkasına dönüp bakmaya çekiniyordu
fakat takip ettiğine emindi. Adımlarını hızlandırdıkça kalp atışları da
hızlanıyordu adeta .
İşinden
evine dönen onca insanın kalabalığı bile güven vermiyordu. Daha hızlı, daha
hızlı derken bir anlık dikkatsizlikle ayağına takılan taş parçası yüzüstü yere
kapaklanmasına sebep oldu. Acı içinde yerde kıvranırken, başı dönüyor, gözleri
kararıyordu. Bi gayret sürünerek kaldırım kenarına kendini atmaya çalışırken
adeta telefonunun melodisi uğulduyordu kulaklarında "Gece de eve sürüne
sürüne gidiyirsen... Kara solucanlara benziyirsen..." "Allahım bitsin
bu kâbus" diyerek yerden doğrulup ayağına takılan taşı alıp fırlattı.
"Üff
kim koydu bu taşı kaldırıma. Ahhh AkBıN ahhhh biliyorum bu da senin başının
altından çıktı..." diye bağırdı. Sonra düşme anında karşıdan gelen
kalabalığın ona yer açmak için iki yana ayrılması geldi gözünün önüne ve
kahkahayı bastı. Gülüyordu tüm utancını bastırmak istercesine, acılarını
unutmak istercesine gülüyordu. Gözünden yaş gelene, yanakları ağrıyana kadar
gülmeye devam etti. Sonra gözünden akan yaşlar anlamsızca ağlamaya döndü. Artık
hem gülüyor hem ağlıyordu. Tüm günün psikolojik patlaması bir anda içinden
kaçıp giderken kaldırıma bağdaş kurup oturduğunu ve önünde biriken bozuklukları
çok sonra fark etti. Perişan halini görenler onu dilenci sanmıştı. Pek de
haksız sayılmazlardı. Ne hareketleri ne kılığı normal bir insana benziyordu.
İlk şaşkınlığı atınca etrafına baktı ve kimsenin bakmadığına emin olunca
"Mim'in uzun süredir istediği kemanı alabilir miyim acaba bunlarla"
diye düşündü. Kafası yerinde değildi ve ne yaptığını bilmiyordu. İstemsizce
önündeki bozuklukları toplamaya koyuldu.
Mim
mi kim? Mim, Elifin küçük kardeşi. Evet üç kardeşler. Elim, Lam, Mim... Evet Bakara
Suresinin ilk üç harfi. Yok artık dediğinizi duyar gibiyim. Babası Selim,
gördüğü bir rüyanın etkisiyle koymuş hepsinin ismini. Rüyasına giren aksakallı
dede üç kızın olacak biri elif gibi dimdik, biri lam gibi keyifli, biri de mim
gibi cingöz olacak deyince rüyayı emir telaki eden Selim, kızlarına bu isimleri
koymuş. Zaten başlarına ne geliyorsa bu rüyalar yüzünden gelmiyor mu? Elifte
her şey normalmiş ama iş, Lam ve Mim isimlerini koymaya gelince "Öyle isim
mi olur kardeşim" diyen nüfus memurunun engeline takılmış. "Ama Kuran'da
geçiyor" diye ikna etmeye çalıştıysa da başarılı olamamış. O da ne yapsın
Lam' a Lamia, Mim' e de Mimosa yazdırmış ama bildiği gibi seslenmeye devam
etmiş. Tabi Elif ve annesi de...
Neyse
konuyu fazla dağıtmayım. Biricik kardeşinin hayali için gururunu bir kenara
bırakıp, eğilmiş son bir liraya uzanırken, o tekerlekleri görmesiyle yeniden
kalp atışlarının sesini duyması bir oldu. İçinde bulunduğu durumu hatırlayıp
toparlandı ve "ne yapıyorum ben ya" diye söylendi. Paraları cebinden
çıkarıp biraz ilerdeki mendil satıcısı çocuğa verdiği gibi kaçarcasına yoluna
devam etti. Giderken bir yandan da "Yine rezil oldum adama. Kesin 'bu kız
çatlağın teki' diyordur benim için" diye söylendi.
Kalp
atışlarının korna seslerine karıştığı bir anda araba yanı başında durdu. Onun
geldiğini hissediyordu hatta biliyordu ama dönüp bakmak, yine gözlerine esir
olmak istemiyordu. Adımlarını iyice hızlandırdı ama tekerlek sesi bile içine
işliyordu. Daha bir kaç dakika önce gördüğü biri için nasıl bu kadar
heyecanlanıyor anlam veremezken, o uzaklaşmak için çabaladıkça araba her
seferinde biraz daha önünde duruyordu. Arka arkaya kornaya basmasını duymazdan
gelip "bu ne cüret?" diye söylenerek yoluna devam ediyor, bir yandan
da heyecanını bastırmak için elini göğsüne, istemsizce gülümsememek için
dudaklarını birbirine bastırıyordu. Ama arabadan gelen sesle olduğu yerde dondu
kaldı.
"Elif...Elif...Elif..."
"Adımı
nerden biliyor? Nerden nasıl öğrendi" düşünceleriyle kendine cevap ararken
bir el kolundan tutup kendine doğru çevirdi.
"Deminden
beri sana sesleniyorum kızım, niye bakmıyorsun?"
"Sa-sa-satılmış?"
Uğradığı
hayal kırıklığını gizlemeye uğraşmadı. Ne umdum ne buldum sözünü sadece içinden
tekrarlasa da yüzüne de yansıdığının farkında değildi.
"Satılmışım
tabi kızım sen ne sandın? Yoksa... Yoksa seni rahatsız eden biri mi var? Kim?
Hani nerde? Göster anasından doğduğuna pişman edeyim. Baston yutmuşa çeviriyim
şerefsizi" diye celallendi Satılmış.
"Yo...yok...
Dalmışım sadece"
"Kusura
bakma çiçaam son anda müşteri çıkınca seninle gelemedim. Bir sorun neyim
çıkmadı değil mi?"
"Önemli
değil. Bir kaç ufak aksaklık dışında her şey yolunda merak etme. Ama zor da
olsa son anda yetiştirmeyi başardım evrakları..."
Satılmışın dikkatini Elifin kıyafetleri çekti.
"Bu kızın kıyafetine nolmuş böyle?" diye düşünse de "Boş ver
Satılmış fark etmemiş gibi yap masraf çıkmasın şimdi durduk yere." diye geçirdi
içinden. Bir şeyleri gizlemeye çalıştığında elindeki tesbihi daha da hızlı
sallardı. Yine öyle yaparak her şey normalmiş gibi davranmaya karar verdi.
Elif'in
varyemez nişanlısı Satılmış, adı gibi ruhunu paraya satmış, canını al parasını
alma cinsinde bir esnaftı. Buna rağmen, cimriliği asla kabul etmediği
gibi, laf cambazlığı konusunda da üstüne yoktu. İşine gelmeyeni asla anlamaz,
işine geleni de allem edip kallem ederek karşısındakine bi şekilde kabul
ettirmeyi başarırdı.
"Göreceksin
bak bi evlenelim kendimi affettireceğim sana. Elini sıcak sudan soğuk suya
sokturmayacağım..." dediğinde Elifin kaşları çatıldı. Ne ima etmeye
çalıştığını anlayacak kadar tanıyordu nişanlısını. Gözleri şıkır şıkır dönüp
duran tespihe kaydıktan sonra iyice emin oldu.
"Satılmış!.."
derken gözünden ateş çıkararak "Yine mi alamadın şofbeni?" diye
sordu.
"Napıyım
çiçaaam fırsat olmadı biraz soğuk suyla idare ederiz değil mi?"
"Ederiz
Satılmış ederiz. Koltuk takımı almadın minderlerle idare ederiz. Çamaşır
makinesi almadın ilaanla idare ederiz. Gelinlik almadın marjinal olsun diye
üşenmedin gittin tek tek poşetle yaptın onu da öyle idare ederiz. Hatta yüzük
yerine çarliston biber kesip taktın parmağıma romantizm ayağına... Çürüdükçe
yenisini takarak idare ediyoruz. Cimriliğini hep idare ediyoruz zaten"
"Aşkolsun
çiçaam. Cimrilik ne demek öyle? O kelimenin c sini bile sevmem ben
bilirsin"
"Bilirim
bilirim"
"Bu adamla bi
ömür nasıl geçireceğim rabbim bana sabır versin" der gibi kafasını iki yana sallayıp
arabaya doğru yöneldi. Bir elini gel der gibi sallayıp "Neyse Satılmış
uzatmayalım hadi annemle babam bekliyor" dedi göz ucuyla ona bakarak.
"Tamam
tamam hadi selam söyle Selim babayla Sevim anneye"
Durup
arkasını döndü ve "Eeee beni eve bırakmayacak mısın?" diye sordu
Elif şaşkın şaşkın.
"Bırakmaz
mıyım? Ben de tam onu dicektim. Arabada bizim mahalleye kadar gaz kaldı. Gel bizim mahalleye bırakıyım seni. Gerisini yürüyerek idare
edersin."
"Off
Satılmış Offf"
"Off
deme af de Elifim af de. Hadi atla."
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder