22 Şubat 2021 Pazartesi

AKHILLI OYUN 1. BÖLÜM

 

Merhaba. Biliyorsunuz eskiden romanlar gazete ve dergilerde tefrika usulü yayınlanırmış. Bir Halide Edip, bir Ahmet Mithat olamam tabi ki ama çırağının çırağının çırağının... çırağı olmaya adayım. Bunun için de ilk olarak onları taklite başlamak için birkaç yıl önce yazdığım, gönderdiğim tek yayınevinden geri çevrilen ilk romanımı tefrikalar halinde paylaşmaya karar verdim. Her pazartesi bir bölüm paylaşmayı planlıyorum. Baştan söyleyeyim çok amatör ve absürt bir kurgu ama azıcık da olsa yüzünüzü tebessüm ettirirse ne mutlu :) Okuduktan sonra fikirlerinizi yazarsanız beni çok memnun edersiniz. Keyifli okumalar.


1.BÖLÜM

(ACI VE UMUT)

       Acı ve umut. Birbirini nötrleyen iki duygu mudur yoksa özdeşleştikçe güçlenen insan ruhu mu? Peki ya insan ruhu dediğin düşçü müptezellerce uydurulmuş bir kurgu mudur yoksa en güzel hislerimizi sömüren suçlu mu? Gerçek duygularımızı bile sahiplenemediğimiz şu günlerde bu sorulara cevap vermek güç. Ama önünü ardını düşünmeden çıktığımız yolda tökezlemeden ilerlemek için içimizdeki çığlığı bir şekilde bastırıp acıyı umuda dönüştürecek bir formül bulmalı. Öyle bir formül ki; tüm dayatmalara karşı koca bir kalkan olarak benliğimizi korumalı.

            O formülü bulan ya da bulduğunu sanan, belki de hiç bulamayacak olmanın bastırılmış hezeyanını yaşayan genç kız, koşarak girdi parkın kırık kapısından. Çim kokulu rüzgar uzun siyah saçlarını tararken durup derin bir nefes çekti. Ama burnuna çim yerine bedenindeki iğrenç koku doldu. Üstelik  o kadar çok koşmuştu ki hızla içine giren hava ciğerlerini yaktı. İstemsizce öksürerek biraz soluklanmak için ilk boş bulduğu banka oturdu.  

             Parkta kâh gül esiyordu, kâh çam, kâh sıcak simit... Rüzgâr misgâmisk kokuları dört bir yana taşırken nabza göre şerbet verme ustalığı ile insanları etkisi altına alıyor, yaz meltemi kisvesiyle yüzlerini okşayarak onlara yaşama sevinci veriyor, ancak aynı merhameti yapraklar için göstermiyor, sırf kuru diye dalından koparıp uzak diyarlara sürüklüyordu. Kurumuş yaprakların dallarından düştüğünü gördüğü anda, içindeki umutların da döküldüğünü hissetti genç kız. Daha Ağustos ayının ortasıydı ve sonbahar gelmeden bu kadar çabuk pes edemezlerdi. Hemen kalkarak yere düşen yaprakları toplayıp, çantasından çıkardığı bantla  yeniden dallarına iliştirdi. Geriye çekilip, onlara buğulu gözlerinin içindeki feri sönmüş bir umutla baktı ve zoraki tebessüm etti.

             "Son ana kadar tutunacak bir dal bulabiliriz, hemen pes etmek yok" diye mırıldandı, içselleştirmeyi reddettiği acıları yüreğini sızlatırken...

            Üst üste gelen olaylar, yaşama sevincini ve umutlarını soldurmuştu adeta. Ama onları yeşertecek güç her zaman içindeydi ve bunun farkındaydı. "Geçecek... Bunlar da geçecek ve sararan yapraklar yeniden yeşerecek." diye geçirdi içinden ve saatine bakarak adımlarını hızlandırdı.

            Başına ne gelirse gelsin pes etmeyip mücadele etmeyi yıllar önce öğrenişti. Her zaman hayatı hak ettiği gibi yaşamaya çalışan, keşke dememek için neyse demeyi bilen, ne olursa olsun olayların güzel yanını görmeye çalışan bir genç kızdı. Öyle ki; izlemeyi çok sevdiği dizi ve filmlerin acılarını bile ileri sarar, yaşanmamış sayarak, sadece güzel anları izlerdi. Yok saymak, görmezden gelmek onun kendini koruma biçimiydi. Acı ve umudun çatıştığı benliğinde kendince bir kalkan bulmuştu işte.             

            On dakika sonra mesai bitecekti. Eğer elindeki evrakları zamanında yetiştiremezse, ailesi için umutla kurduğu hayaller, acı bir kâbusa dönüşebilirdi. Bu düşüncelerle kestirme olduğunu düşündüğü çimlerin üzerinde ilerlerken, ağrıyan bacağını umursamayıp, aksayan adımlarını daha da hızlandırdı. Meraklı gözlerle ona bakan insanları fark ettiğinde ise, eteğinin ve bluzunun yırtılan kısımlarını kapatmaya çalıştı panikle. Biraz önce yaşadıklarının izleri tüm vücudunu öylesine sarmıştı ki, onu izleyenlere canlı yayın yapıyordu adeta. Utanıyordu... Yaşananlar onun suçu değildi ama utanıyordu. Önce kanayan dudağını, ardından kurumaya yüz tutmuş gözyaşlarını sildi ve dik durmaya çalışarak "ailem için her şeyi unutup yetişmeliyim" diyerek hızlandı.

            Tarihi binanın boyası dökülmüş kahverengi kapısından girdiğinde mesaisini erken tamamlayan görevliler dışarı çıkıyordu. Onları görünce hızını artırarak koridor boyunca koşmaya başladı. Artık ayakları hakimiyetini kaybetmiş, yokuş aşağı yuvarlanan bir tekerlek gibiydi. Kendiliğinden birbirinin önüne atılan hızlı adımlarla uçarcasına ilerliyordu.Ta ki hayatının dönemecine gelene kadar. Tam koridorun köşesini dönerken, hızını alamayıp amortisör etkisi yapan göğse çarpıp geri sekti. Kolundan tutup düşmesini engelleyen el, onu kendine çekmiş, ama evraklarının havaya uçuşup rengârenk çiçekler gibi üzerlerine yağmasına engel olamamıştı. Daha önce hiç görmediği halde, aralarında güçlü bir bağ varmış gibi hissettiği bu genç adam, uzun boylu, yakışıklı ve çok etkileyiciydi. En zor anında karşısına çıkan bir kurtarıcı gibi kendini kollarına teslim etmiş, kaderinin ona çizeceği yeni yoldan habersiz anı yaşıyordu.

            Aşk mıydı umutları yeşerten, yoksa umutlar mıydı insanı aşık eden... Acı mıydı umutları körelten, yoksa aşk mıydı yeniden var eden... İçinde bir yerlerde varlığını bildiği ama uzun süredir hissedemediği umut kırıntıları hareketlenmeye başladığında, karşısındakinin gözlerine kilitlendi. O an dünya durdu. Zaman durdu. Zihnini kurcalayan ne kadar felaket senaryosu varsa hepsi durdu. Sadece büyük bir heyecanla çarpan iki yürek durmadı. Aksine daha da hızlandı. Etrafa dağılan kâğıtlardan bihaber büyülenmiş gibi birbirlerinin gözünde kaybolan Yiğit ve Elif'in kendine gelmesi dakikalar aldı.

            Hahaha!.. Gerçek  yazarlar gibi ciddi ve edebi yazıyım dedim ama yine çuvalladım. Alışmamış avuçta kalem durmuyor. İşte böyle romantik bir anda hint rüzgarına takılıp kalıyor. Amaan zaten hikayemizin absürtlüğüne de uymuyor. Varsın edebi olmasın ama okuyanın yüreğine umut salsın. Yüzünde azıcık da olsa güller açtırsın. Değil mi ya! Nerde kalmıştık? Hah...

             Ancak eski Türk filmlerinde rastlayacağımız türden bir etkileşimle kalplerini birbirine bağlayan büyünün etkisinden kurtuldukları anda bir adım geri çekilip karşısındakine çıkıştı Elif.

            "Biraz daha dikkatli olamaz mısın?"

            Genç adam Elif'i baştan aşağı süzdükten sonra cevap verdi.

            "Dikkat etmeyen sizsiniz küçük hanım. Ufacık boyunuzla benim sizi görmem doğal olarak zor, ama siz nasıl olur da beni göremezsiniz! " derken Elif'e doğru biraz daha eğilip, eliyle boy farkını gösteren bir işaret yaptı. Ardından havada asılı kalmış elini uzatarak, yüksek egosu karşısında şaşkınlıktan dili tutulmuş kızın saçındaki sarı yaprağı aldı ve alaycı bir şekilde göstererek gülümsedi.

            Adamın nefesini bu kadar yakından hissedince heyecanlanan Elif, etkilendiğini belli etmek istemeyerek, bir hamlede Yiğit'i itti ve nefesini kontrol etmeye çalıştı. Dışarı fırlayacak gibi atan kalp sesini duymasından çekindi. Hem çok daha önemli işleri vardı.

             "Kendini beğenmiş ne olacak hep beni mi bulur böyle zorbalar..." diyerek acele acele yerdeki evraklarını toplayıp, göğsüne bastırdı ve yoluna devam etti.

            Yiğit cephesinde de durum farksızdı. Aslında bu kadar ukala bir insan değildi ama aşka inanmıyordu ve bunun aksini ispat edecek tüm duyguların en ufak kırıntısı bile hırçınlaşmasına sebep olabiliyordu. Yüzünde beliren aptalca gülümsemeyi fark ettiğinde yanaklarına parmak uçlarıyla bastırarak gülmesini durdurdu. Suratında hiç bir şapşal iz kalmasın diye de kaşlarını çattı. Eliften bu derece etkilendiği için suçluluk duydu.

            "Napıyorsun oğlum. Tamam, güzel kız ama sen yarın evleniyorsun" diye mırıldandı. Ama içten içe sorgulamadan da edemedi. "O perişan hali neydi öyle? Başına ne gelmiş olabilir ki? Neyse ne? Sen işine bak hadi bir daha görmeyeceksin nasıl olsa" diye söylenerek elindeki yaprağa bakıp yoluna devam etti. Ama merakı adımlarını geri geri attırıyordu adeta. Dönüp, koşar adım uzaklaşan Elifin ardından son kez baktı. Ondan bir parça alıp kaçırıyormuşçasına uzaklaştıkça içinin burkulduğunu hissetse de duygularını bastırması uzun sürmedi.

            Elif, varacağı odaya geldiğinde, memur çoktan toplanmış eve gitmek için hazırlanıyordu.

            "Af edersiniz benim bu evrakları teslim etmem gerekiyor."

             Memur, gözlüğünün üstünden Elif'i baştan aşağı süzdükten sonra,

            "Maalesef küçük hanım burası resmi bir daire, mesai bitti yarın gelin" dedi ceketini giymeye devam ederken.

            "Ama lütfen! Benim bugün bunları mutlaka teslim etmem gerek yarına yetişmeli. Nolur yardımcı olun çok önemli"

            "Ne bu acele? Hamile misin yoksa kız?"

            "Ne münasebet canım!"

            "İşlemler için bu kadar acele edince insanın aklına başka bir şey gelmiyor. Bi de bu üst baş? Sana ne kadar güvenmeliyim bilemedim"

            "Şeyyy ufak bir kaza geçirdim de."

            "Geçmiş olsun. Araba mı çarptı?"

            "Evet, köpek ısırınca can havliyle yola atladım arabayı görmedim."

            "Ne!.. Bi de köpek mi ısırdı?"

            "Napsın zavallı! Açtıkları çukuru kapatmayı bilmiyorlar ki. Düştüğüm kanalizasyon çukurundan çıkmaya çalışırken kuyruğundan tutmuşum yanlışlıkla"

            "Hımm bu koku ordan geliyor demek"

            "Olabilir...  Ama evden çıkarken yediğim tavuktan zehirlenmişim kustum biraz önce, ondan da olabilir"

            "Kızım bugün senin başına gelenler o yediğin tavuğun başına gelmemiştir herhalde"

            "Abartmayın lütfen. Evet üzerimdeki bu koku ve yırtılan elbiselerimden dolayı biraz utandım, kazalarda canım yandı ama yarın bunları tamamen unutmama engel olacak bir şey yok. Ya kalıcı bir sıkıntı çıksaydı!"

            Memura farklı konuşsa da "Ahhh ahhh herşey AkBıN yüzünden ama bunu kimseye söyleyemem ki. Başkasına söylersem ailemin hayalleri yarım kalır. Onlar için susmalıyım. Ne derse yapmalıyım mutlaka." diye geçirdi içinden. -kendi sakarlığına bakmadan- Memur, onun bu haline acıdı ve biraz düşündükten sonra elini uzattı.

            "Ver kızım ver bu kadar aksaklığın üstüne bi de ben eklenmeyim. Sabah hallederim işini" diyerek evraklarını aldı.

            Bir anda Elif'in gözleri parladı. Her an vazgeçmesinden korkar gibi aceleyle uzattı dosyayı. "Çok teşekkür ederim" diyerek sevinçle odadan çıkarken kapı koluna takılan bluzunu güçlükle kurtarıp, memura zoraki bir gülücük attıktan sonra koridorda ilerlemeye başladı. Acelesi olan memur ise "bahtsız bedevi dedikleri bu olsa gerek" diyerek evrakları diğer evrakların üstüne fırlattı ve bir an önce evine gitmek için arkasından  çıktı.

             Evet, Elif biraz sakardı. Tamam, tamam çok sakardı ama bunda onun hiç bir kabahati yoktu. Ona göre, her şey Akbın yüzündendi. O hayatına girdiğinden beri yolunda giden hiç bir şey yoktu. -Başına taş yağsa Akbın'dan bilecek eşek sıpası.-

             Neyse tüm olanlara rağmen evrakları yetiştirmiş olmanın rahatlığı ve huzuruyla bacağında yeniden hissetmeye başladığı ağrıyı umursamayıp aheste aheste binanın çıkış kapısına doğru ilerlerken aniden sıçramasına sebep olan "Acayip hayvanlara benziyirsen..." şarkısını duymasıyla sağına soluna bakması bir oldu. "Nerden geliyor bu ses?" diye söylenerek yoluna devam etti.

             "Cinlere şeytanlara benziyirsen..."

            Şarkı adeta onu takip ediyordu. Durup arkasına baktı ama yakınlarda kimsecikler yoktu.

            "Sanki cehennemden kaçıp gelmişsen..." sözleriyle birlikte istemsizce kendini baştan aşağı süzüp çaktırmadan üstüne başına çeki düzen vermek için kıyafetlerini çekiştirdi, hiç bir işe yaramayacağını bile bile. Elleriyle saçlarını düzelttiği sırada şarkı aralıksız çalmaya devam ediyordu.

             "Senin başın bedende işkencedir..."  

            Kara gözlerini kocaman açıp elini hızlıca başından çekerken şarkı sözleri acımasızca kamçılıyordu beynini.

            "kenardan bakanlara eğlencedir..."

            Kenardan bakanlar mı? Gözünü bir kez daha insanların üstünde gezdirdi. Olamaz gerçekten herkes gülerek ona bakıyordu? Peki, ama neden? Neden olacak yırtık pırtık kıyafetlerim ve kanalizasyon kokumla pek normal görünmüyorum diye düşündü. Şarkı adeta ona hitap ediyordu. Gerçekten eğlencelikti. Gözlerini insanlardan kaçırıp başını önüne eğdi ve adımlarını kaçmak için hızlandırdı. Ama nafile. Kaçmaya çalıştıkça boş koridorda daha çok yankılanıyordu ses.

            "İncinsen de sözün özünü diyciğem..."

            Dayanacak gücü kalmayınca avazı çıktığı kadar bağırdı

            "Yeteeeeer!..."

            Bu sefer çevresini saran kalabalık gülerek değil boş boş bakıyordu ona ama o melun şarkı susmamıştı.

             "Mikrofonsuz da gür çıkar avazın..."

            Sanki ilahi bir güç bu şarkı yoluyla ona mesaj veriyordu. Çıldırmasına ramak kalmıştı ki dikkatini çantasında yanıp sönen ışık çekti. Sesin kaynağını anlamıştı. Hızlıca karışık çantasındaki telefonu bulmaya çalışırken "Ah Lam ah ben senin biiiiiiip" diye homurdandı sessizce.

             "Ne var sen üstüme mırıldayirsen... Sanki paslanmışsın cırıldıyırsan... Sesin de çıkmıyir hırıldıyirsen..."

            Derken sonunda telefonu bulup hızlıca açıp sinirle cevapladı.

            "Lam yine telefonumun melodisini mi değiştirdin sen?"

            "Sadece şakaydı ablaaa..."

            "Ha ha ha çok komik. Zaten canım burnumda bir de seninle uğraşmayım Allah aşkına"

            "Özür dilerim ablaaa. Ne zaman geliyorsun diye sormak için aramıştım."

            "Yoldayım geliyorum hadi kapat çok yazmasın."

            Elifin kız kardeşi Lam, böyle gereksiz şakalar yapmayı seviyordu. Aslında onun bu şakaları çoğu zaman Elifin güçlü durması için gerekli mücadelesine destek oluyordu ama şu an hiç sırası değildi.

            Telefonu kapatırken sinirlerine hâkim olmaya çalışarak, Lam'a söylene söylene yoluna devam etti. Çıkış kapısına geldiğinde yol kenarındaki, arabasının aralık camından onu gözleyen bir çift tanıdık göz dikkatini çekti. Kimdi bu adam? Neydi Elifi ona çeken? Neden bu kadar etkilenmişti? Bu kadar uzaktan bile neden heyecanlanıyordu bakışlarından? Kim bilir ne düşünmüştü onun hakkında bu perişan hali karşısında? Yine yüzünün kızardığını hissetti. Bu düşünceler içinde binanın merdivenlerinden inip uzaklaşmak istedi. Ama kendisi uzaklaştıkça onun yaklaştığını hissediyordu. Arkasına dönüp bakmaya çekiniyordu fakat takip ettiğine emindi. Adımlarını hızlandırdıkça kalp atışları da hızlanıyordu adeta .

            İşinden evine dönen onca insanın kalabalığı bile güven vermiyordu. Daha hızlı, daha hızlı derken bir anlık dikkatsizlikle ayağına takılan taş parçası yüzüstü yere kapaklanmasına sebep oldu. Acı içinde yerde kıvranırken, başı dönüyor, gözleri kararıyordu. Bi gayret sürünerek kaldırım kenarına kendini atmaya çalışırken adeta telefonunun melodisi uğulduyordu kulaklarında "Gece de eve sürüne sürüne gidiyirsen... Kara solucanlara benziyirsen..." "Allahım bitsin bu kâbus" diyerek yerden doğrulup ayağına takılan taşı alıp fırlattı.

            "Üff kim koydu bu taşı kaldırıma. Ahhh AkBıN ahhhh biliyorum bu da senin başının altından çıktı..." diye bağırdı. Sonra düşme anında karşıdan gelen kalabalığın ona yer açmak için iki yana ayrılması geldi gözünün önüne ve kahkahayı bastı. Gülüyordu tüm utancını bastırmak istercesine, acılarını unutmak istercesine gülüyordu. Gözünden yaş gelene, yanakları ağrıyana kadar gülmeye devam etti. Sonra gözünden akan yaşlar anlamsızca ağlamaya döndü. Artık hem gülüyor hem ağlıyordu. Tüm günün psikolojik patlaması bir anda içinden kaçıp giderken kaldırıma bağdaş kurup oturduğunu ve önünde biriken bozuklukları çok sonra fark etti. Perişan halini görenler onu dilenci sanmıştı. Pek de haksız sayılmazlardı. Ne hareketleri ne kılığı normal bir insana benziyordu. İlk şaşkınlığı atınca etrafına baktı ve kimsenin bakmadığına emin olunca "Mim'in uzun süredir istediği kemanı alabilir miyim acaba bunlarla" diye düşündü. Kafası yerinde değildi ve ne yaptığını bilmiyordu. İstemsizce önündeki bozuklukları toplamaya koyuldu.

            Mim mi kim? Mim, Elifin küçük kardeşi. Evet üç kardeşler. Elim, Lam, Mim... Evet Bakara Suresinin ilk üç harfi. Yok artık dediğinizi duyar gibiyim. Babası Selim, gördüğü bir rüyanın etkisiyle koymuş hepsinin ismini. Rüyasına giren aksakallı dede üç kızın olacak biri elif gibi dimdik, biri lam gibi keyifli, biri de mim gibi cingöz olacak deyince rüyayı emir telaki eden Selim, kızlarına bu isimleri koymuş. Zaten başlarına ne geliyorsa bu rüyalar yüzünden gelmiyor mu? Elifte her şey normalmiş ama iş, Lam ve Mim isimlerini koymaya gelince "Öyle isim mi olur kardeşim" diyen nüfus memurunun engeline takılmış. "Ama Kuran'da geçiyor" diye ikna etmeye çalıştıysa da başarılı olamamış. O da ne yapsın Lam' a Lamia, Mim' e de Mimosa yazdırmış ama bildiği gibi seslenmeye devam etmiş. Tabi Elif ve annesi de...

            Neyse konuyu fazla dağıtmayım. Biricik kardeşinin hayali için gururunu bir kenara bırakıp, eğilmiş son bir liraya uzanırken, o tekerlekleri görmesiyle yeniden kalp atışlarının sesini duyması bir oldu. İçinde bulunduğu durumu hatırlayıp toparlandı ve "ne yapıyorum ben ya" diye söylendi. Paraları cebinden çıkarıp biraz ilerdeki mendil satıcısı çocuğa verdiği gibi kaçarcasına yoluna devam etti. Giderken bir yandan da "Yine rezil oldum adama. Kesin 'bu kız çatlağın teki' diyordur benim için" diye söylendi.

            Kalp atışlarının korna seslerine karıştığı bir anda araba yanı başında durdu. Onun geldiğini hissediyordu hatta biliyordu ama dönüp bakmak, yine gözlerine esir olmak istemiyordu. Adımlarını iyice hızlandırdı ama tekerlek sesi bile içine işliyordu. Daha bir kaç dakika önce gördüğü biri için nasıl bu kadar heyecanlanıyor anlam veremezken, o uzaklaşmak için çabaladıkça araba her seferinde biraz daha önünde duruyordu. Arka arkaya kornaya basmasını duymazdan gelip "bu ne cüret?" diye söylenerek yoluna devam ediyor, bir yandan da heyecanını bastırmak için elini göğsüne, istemsizce gülümsememek için dudaklarını birbirine bastırıyordu. Ama arabadan gelen sesle olduğu yerde dondu kaldı.

            "Elif...Elif...Elif..."

            "Adımı nerden biliyor? Nerden nasıl öğrendi" düşünceleriyle kendine cevap ararken bir el kolundan tutup kendine doğru çevirdi.

            "Deminden beri sana sesleniyorum kızım, niye bakmıyorsun?"

            "Sa-sa-satılmış?"

            Uğradığı hayal kırıklığını gizlemeye uğraşmadı. Ne umdum ne buldum sözünü sadece içinden tekrarlasa da yüzüne de yansıdığının farkında değildi.

            "Satılmışım tabi kızım sen ne sandın? Yoksa... Yoksa seni rahatsız eden biri mi var? Kim? Hani nerde? Göster anasından doğduğuna pişman edeyim. Baston yutmuşa çeviriyim şerefsizi" diye celallendi Satılmış.

            "Yo...yok... Dalmışım sadece"

            "Kusura bakma çiçaam son anda müşteri çıkınca seninle gelemedim. Bir sorun neyim çıkmadı değil mi?"

            "Önemli değil. Bir kaç ufak aksaklık dışında her şey yolunda merak etme. Ama zor da olsa son anda yetiştirmeyi başardım evrakları..."

             Satılmışın dikkatini Elifin kıyafetleri çekti. "Bu kızın kıyafetine nolmuş böyle?" diye düşünse de "Boş ver Satılmış fark etmemiş gibi yap masraf çıkmasın şimdi durduk yere." diye geçirdi içinden. Bir şeyleri gizlemeye çalıştığında elindeki tesbihi daha da hızlı sallardı. Yine öyle yaparak her şey normalmiş gibi davranmaya karar verdi.

            Elif'in varyemez nişanlısı Satılmış, adı gibi ruhunu paraya satmış, canını al parasını alma cinsinde bir esnaftı. Buna rağmen, cimriliği asla kabul etmediği  gibi, laf cambazlığı konusunda da üstüne yoktu. İşine gelmeyeni asla anlamaz, işine geleni de allem edip kallem ederek karşısındakine bi şekilde kabul ettirmeyi başarırdı.

            "Göreceksin bak bi evlenelim kendimi affettireceğim sana. Elini sıcak sudan soğuk suya sokturmayacağım..." dediğinde Elifin kaşları çatıldı. Ne ima etmeye çalıştığını anlayacak kadar tanıyordu nişanlısını. Gözleri şıkır şıkır dönüp duran tespihe kaydıktan sonra iyice emin oldu.

            "Satılmış!.." derken gözünden ateş çıkararak  "Yine mi alamadın şofbeni?" diye sordu.

            "Napıyım çiçaaam fırsat olmadı biraz soğuk suyla idare ederiz değil mi?"

            "Ederiz Satılmış ederiz. Koltuk takımı almadın minderlerle idare ederiz. Çamaşır makinesi almadın ilaanla idare ederiz. Gelinlik almadın marjinal olsun diye üşenmedin gittin tek tek poşetle yaptın onu da öyle idare ederiz. Hatta yüzük yerine çarliston biber kesip taktın parmağıma romantizm ayağına... Çürüdükçe yenisini takarak idare ediyoruz. Cimriliğini hep idare ediyoruz zaten"

            "Aşkolsun çiçaam. Cimrilik ne demek öyle? O kelimenin c sini bile sevmem ben bilirsin"

            "Bilirim bilirim"

            "Bu adamla bi ömür nasıl geçireceğim rabbim bana sabır versin" der gibi kafasını iki yana sallayıp arabaya doğru yöneldi. Bir elini gel der gibi sallayıp "Neyse Satılmış uzatmayalım hadi annemle babam bekliyor" dedi göz ucuyla ona bakarak.

            "Tamam tamam hadi selam söyle Selim babayla Sevim anneye"

            Durup arkasını döndü ve "Eeee beni eve bırakmayacak mısın?" diye sordu Elif şaşkın şaşkın.

            "Bırakmaz mıyım? Ben de tam onu dicektim. Arabada bizim mahalleye kadar gaz kaldı. Gel bizim mahalleye bırakıyım seni. Gerisini yürüyerek idare edersin."

            "Off Satılmış Offf"

            "Off deme af de Elifim af de. Hadi atla."

 

 

21 Şubat 2021 Pazar

Çınar Ağacı

     
      Her zamanki çınarın gölgesine oturup, ağaç kovuğuna sakladığı isli tavayı çıkardı. Bir kaç dal parçasını yakıp son yumurtasını kırarak kuşağındaki kuru ekmeği üzerine ufaladı. Ama titrek elleriyle ilk lokmasını ağzına attığı an öksürmeye başladı. Yutamadı geri çıkardı. Eskiden bol köpüklü kahveyi muhabbetlerine meze ettikleri bakır cezveyi bakraca daldırıp bir kaç yudum su içti. Onu da güçlükle yutarken gözlerinden inci gibi yaşlar süzüldü. Bu ağacın altında birlikte oturduğu dostlarını düşündü. Hepsi birer birer eksilmisti. Birbirlerine yadigar sadece bu koca çınarla kendi kalmıştı.
     Kaç gündür burada nöbetteydi hatırlamıyordu. Tek hatırladığı son nefesine kadar eski dostuna sahip çıkacağına dair ettiği yemindi. Çıktı da. Onu kesmeye gelen yeğenlerinin önünde koca bir kalkan gibi durdu. Nasıl durmasın! Dostluğun mihenk taşıydı bu çınar. Hacı Çavuş' un esprilerine, Aksak İsmail'in türkülerine, Köse Emin'in içerlemelerine, onun çocuk hasretine şahit olmuştu. 
      Yeğenleri azığı bitince kalkar nasıl olsa diye günlerce bekledi. Ama Kısır Ahmet' in inadı inattı. Ne acıktı, ne susadı, ne de yoruldu. Her daim anılarındaki maziden güç buldu.
     Hızar sesi ile daldığı düşüncelerden çıktı. Güçlükle toparlanıp ayağa kalkmaya çalıştığı sırada iki yeğeni gelip koluna girdi. Kendini kurtarmasına fırsat vermeden sürükleyerek ağactan uzaklaştırdılar. Çok direndi. Çabaladı. Küfretti. Ama gücü yetmedi.  Çaresizce olduğu yere yığıldığında nefes alış verişi yavaşlamaya başladı. Gözlerini güçlükle aralayıp son kez vefakar dostuna baktı. O anda çınara vurulan ilk darbe ile yüreğinin yerinden çıktığını hissetti. Kesilen ilk dal dal parçası ile birlikte onun da nefesi kesildi. O an durdu hızar sesi. 
     Ne çınarı gördü kimsenin gözü ne yerine konduracakları evi. Öylece bırakıp Ahmet Emmiye yetiştiler ama nafile. Giden gitmiş geride kalan dostunu yeğenlerine emanet etmişti. Öylesine bakımsız öylesine mutsuz öylesine öksüz yıllarca yaşayacağını bilmeden....

11 Şubat 2021 Perşembe

Ah Emine

 

 


                Bazı zamanlar insanın algısı tutulur. Düşünemez. Adına kıskançlık mı dersiniz, ego tatmini mi yoksa eziklik sendromu mu size almış. Anlık karar verirsiniz ve anlık pişman olursunuz. Ama pişmanlığı dile getirmeyi gururunuza yediremezsiniz. Tükürdüğünü yalamaktır bu. Ve toplum içinde tükürdüğünü yalamak en adi suçlarla eşdeğer tutulur. Bunu düşünüp yutkunursunuz. Gözünüzün önünden geçen tüm tepe üstü çakılma senaryolarına çelme takıp doğru varsaydığınız yanlış yolda yürümeye devam edersiniz. Emine işte böyle bir zamanda saplandı borç batağına. Böyle bir zamanda düştü durumu kendisinden farklı olmayan üç beş gösteriş budalası arkadaşının ağına.

                Hiç bir zaman kullanamayacağı , uğruna aylarca sıkıntı çekmeyi göze aldığı yemek takımını önce rutubet kokulu bazaya yerleştirdi özenle. Sonra kocasının her hafta iş elbisesi çıkarmak için bazayı açtığını hatırladı. Ikına ıkına tekrar çıkardı. Kırılmasınlar diye dikkat ederek sürükleyip buzdolabının yanındaki boşluğa koydu ve üzerine dantel bir örtü örttü. Ama kocasının en sık uğradığı yer buzdolabıydı. Burda da duramazdı. Sürükleye sürükleye tekrar yatak odasına götürdü. Gardrobun kendi bölmesini açtı ve güçlükle kaldırarak askılı kıyafetlerin altına yerleştirdi. Uzun elbiseleri üzerini kapatıyordu ama orda bir şeyler olduğu belliydi. Vazgeçti geri çıkardı. Paketi açtı her bir parçayı ayrı yere koymayı düşündü. Ama kocası çok dikkatliydi. Eve bir iğne girse fark ederdi. Onunki de iyi cesaretti doğrusu. Ayrı ayrı hiç olmazdı. Yakalanma ihtimalini kuvvetlendirirdi.  En iyisi Saadet Ablaya bırakmak diye düşündü. Hem kocası da yoktu, o onun için saklardı. Gerçi yetişkin oğlu vardı ama böyle şeylere dikkat edeceğini sanmazdı. Hemen çıkıp karşı komşusunun zilini çaldı ve durumu anlattı. Sıkı sıkı da tembihledi. "Aman abla İskenderin haberi yok ha!" diye. Neyse ki Saadet Abla kabul etti de eve gelip derin bir nefes aldı.

                Takımı saklamıştı saklamasına ama önünde daha büyük bir sorun vardı. Nasıl ödeyecekti? O kadar senet imzalamıştı. Kolundaki tek bileziği bozdursa İskender nerde bileziğin demez miydi? Gündeliğe gitse hayatta izin vermezdi. Evde oya yapıp satsa oya bitene kadar senet günü gelir çatardı. Efkarlanınca çıkardı bir sigara yaktı. Kokusunu içine çekince canı kahve istedi.  Pek keyifli değildi ama yine de kalktı kendine bir kahve yaptı. Televizyonu açıp çok sevdiği evlendirme programını izlerken stresini bir an olsun unutmak istedi. Eş arayan adam "borsa zenginiyim ben" diyordu. Zenginlik kelimesini duyunca dikkat kesildi. Hikaye dinler gibi dinledi anlattıklarını. Cebine oluk oluk para aktığını hayal etti. Ama neydi bu borsa? Evde oturduğu yerden para kazandırıyorsa pekala kendisi de kazanabilirdi. Telefonunun arama motoruna borsa yazdı. Açılan sayfa bir sürü anlamadığı sayfa, sembol ve numaralarla doluydu. Bu sefer borsa nedir diye yazdı. Çıkan sayfaları tek tek okudu. Bir alım satım işiydi anlamıştı ama neyi vardı da neyi satacaktı? O gün akşama kadar incelemeye devam etti. Sayfa sayfayı açtı derken yemek yapmayı unuttu. Kocası geldiğinde ağzında birkaç kelime geveledi ama fırça yemekten kurtulamadı. Ben akşama kadar köpek gibi çalışıyorum da sen bir tas yemeği önüme koyamıyorsunlar, ne işin var yemek yapmaktan başkalar, isyanlar, afralar tafralar derken günü sucuklu yumurta ile kapattılar.

                Ertesi gün telefonu eline alıp yeşil koltuğuna oturdu. Kafaya koymuştu. Borsayı çözecek. Para kazanacak ve kocasına akşam ettiği lafları yedirecekti. Artık iki hedefi vardı. Biri takımın parasını ödemek, diğeri kocasına başka işlere yaradığını da göstermek. "Borsadan en kolay nasıl para kazanırım" yazdı telefona. İlk çıkan sayfaya tıkladı. Yeni başlayanlar için diye başlayan yazıyı görünce gülümsedi. Hah dedi tam bana göre. Adını soyadını kimlik ve telefon  numarasını doldurdu. Gönderdi. Gönderdiği an yine içine bir sızı çöktü. Ya bir dolandırıcı sayfasıysa borçlarına borç eklenirse. Geri silmeye çalıştı ama ekranı bulamadı.  Yüreği yerinden çıkacak gibi atarken telefonu çaldı. Sesi titreyerek açtı telefonu. Karşıdaki ses iki günlük araştırması sonucu bir kısmını anladığı terimlerle tabandan alıp tavandan satma üzerine birkaç ütopik cümle ile Emineyi hipnoz ettikten sonra ilk hisse senedi alışı ile ilgili kredi kartı numarasını istedi. Kocasının mutfak masrafları için bıraktığı düşük limitli kart numarasını verdi ve kapattı. İçinde alev alev yanan bir şeyler vardı. Yemek takımını aldığında da aynı şey olmuştu. Beyni neden hep geriden takip ediyordu ki olayları? Ah ah!... Kocası bir duyarsa!

                Emine... Ah Emine!... Kocasından gizli aldığı yemek takımını nereye gizleyeceğini şaşıran Emine... Arkadaşının bir anlık gazına gelip faka basan Emine... Bastığı fakı nasıl ödeyeceğini kara kara düşünen Emine...Bu uğurda olmadık işlere bulaşan Emine... Başını duvarlara vurup da canı yanınca duvara kızan Emine...

AKHILLI OYUN 3. BÖLÜM

  BU NİKAH KIYILAMAZ Konakta tam bir panik havası vardı. Herkes bir yerlere koşuşturuyor, telaşla yetiştirememekten korktukları düğün hazırl...